Evet bu muhteşem makina bedenimiz. Öyle muazzam bir mühendislik
harikası ki yüzyıllardır tıp alimleri bu makinanın sırlarını çözmeye
çalışıyorlar. Organların işleyişi, damar ve sinir ağları ile tüm vücudun
her biriminin birbirinden haberdar ve alakalı olması, beynin muhteşem
bir şekilde işleyişi… insanı hayrette bırakacak derecede kolaylıkla ve
öyle sessizce vuku buluyor ki bu bedenin içinde yaşadığımız halde bizim
bile içerideki faaliyetlerin çoğundan haberimiz yok! Çok şükür ki yok,
düşünsenize bedenimizin içindeki işleyiş şu anda olduğu gibi otomatik
olarak değilde bizim insiyatifimize bağlı olarak gerçekleşseydi;
yediğimiz bir elma bile bizim için çok büyük bir iş olacaktı; haydi
bakalım ağzım, şimdi elmayı çiğne ve yut, midem, sen şu şu enzimleri
salgıla bu elmayı hazmet, bağırsağım, sen bu elmadaki şu vitaminleri
kana karıştır, şu mineralleri karaciğere gönder, depolasın vs, vs…Ama koca bir kimya fabrikasının ancak yapabileceği bu işleri bedenimiz bizim bile haberimiz olmadan sessizce hallediveriyor. Hergün yiyip-içtiğimiz onlarca gıda maddesi -bizim ağzımıza atıp çiğnememizden başka hiçbir dahlimiz olmadan- işlenir. Bir şeyi görmek için sadece gözümüzü o tarafa çevirip bakmamız yeterlidir, görmenin gerçekleşmesi için gözün içinde ve beyinde bir kameranın işleyişinden daha karmaşık faaliyetler olur, biz farketmeyiz bile. Hasta olduğumuzda sadece ateşimizin çıktığını biliyoruz, içerde antikorlarlar ve mikroplar arasında yaşanan mücadeleden bihaberiz. Bir yerimiz küçük bir yara aldığında biz sadece acısını duyarız, oysa yaralanan yer hemen karantinaya alınır, kan pıhtılaşıp kankaybı en aza indirilmeye çalışılır, -aynen inşaatlardaki koruma duvarı gibi- yaranın üzerine bir kabuk örülmeye başlar, o bölgeye yeni doku yapımı için malzeme sevkiyatı başlar ve içeride onarım faaliyetleri yürür.
Her tablo bir ressamı, her bina bir inşa edeni hatırlattığı gibi vücudumuz da kendisini inşa eden bir San’atkarın varlığına delalet eder. Bize bu bedeni ve bu maddi bedenle birlikte akıl, düşünce, sevgi, merak gibi pek çok latifeyi veren San’atkar, kendini bize bildirmenin şifrelerinide içimize koymuş. Kalbini dinlemeyi, aklını kullanmayı unutmamış, hislerini köreltmemiş her insan yaratıcısına giden bir yol mutlaka bulur, bunu içinin derinliklerinde hisseder.
Hepimiz için hayatımızın bir bölümünde kendimizi gerçekten çaresiz hissettiğimiz anlar olmuştur. Belki bir asansör kabininde mahsur kalıp, sesimizi kimseye duyuramadığımızda, belki türbülansa girmiş bir uçakta çaresizliğinize kimsenin el uzatamayacağı bir durumda, belki bir deprem anında… Ama hiçbir canlıdan medet umamayacağımız böyle durumlarda bile kalbimiz bomboş değildir, yanlız olmadığımızı bize en kuvvetli bir şekilde hissettirir. Hatta kalp, sığınması gereken asıl kudrete öyle zamanlarda tam bir samimiyetle iltica eder. Çünkü gaflet perdesinin kalktığı bu kırılma noktaları kalbi tamamen özgür bırakmış ve rotasını hemen buldurmuştur.
Kalp, vicdanın nezaretinde, akıl ile koordineli çalışararak bu rotayı her zaman tespit edebilecek kapasiteyi bulabilir. Yeter ki bakma basamağından, biraz olsun görme basamağına çıkmaya çalışalım. Kainat muazzam bir kitap olarak önümüze açılmış, sadece bakan değil görmeye çalışan gözler ve kalpler tarafından okunmayı bekliyor.
0 yorum:
Yorum Gönder